Adına bayram dediğimiz ilkel ritüel…

Ben de pek çok insan gibi kurban bayramlarındaki kesim sahnelerini izleyerek büyüdüm. Çocukken her sene ‘kurban’ edilmek için ‘satın alınan’ koyunlar evin pencere demirlerine bağlanır, kesim günü geldiğinde çekiştire çekiştire kafalarının kesileceği çukurun başına götürülür ve bilinçleri tamamen açıkken can çekişerek öldürülürlerdi. Sonra da kesilen hayvanın kanı ‘gelenek’ diye parmakla alnımıza sürülürdü.

Köyde, amcamın evinin önünde kesilen Sarıkız adını verdiğim ineği kestikten sonra hamile olduğunu gören amcamın cenindeki yavrusunu hayvanın karnından alıp bir köşeye fırlatışını ya da evin arka bahçesinde kör bıçakla boynunun yarısına kadar kesilen boğanın ileri geri sallanan yarı kopuk kafasıyla bahçenin etrafında koşarak umutsuzca ölümden kaçmaya çalışmasını hala hatırlıyorum.

Biraz daha büyüdüğümde belki de şahit olduğum sahnelerin de etkisiyle, tabağımı sorgulamaya ve ‘neden et yiyorum’ sorusunu kendime daha çok sormaya başladım. Sorunun cevabı aslında basitti; et yiyordum çünkü onu yemeyi seviyordum. Tam bir etoburdum, çok az bakliyat yer, sebzeleri seçer, fakat ete asla itiraz etmez, hatta sabah kahvaltısında bile kıymalı yumurta yerdim. Kalsiyum, protein, B12… bunların hiçbirinin önemi yoktu, zaten bunlardan haberim de yoktu, yememin tek nedeni et yemeyi sevmemdi.

Aslında çoğu insanın et yemesinin nedeni aynıdır. Bugün herhangi birine neden et yiyorsun diye sorsanız cevabı hiçbir zaman ‘çünkü et sağlığım için gerekli’ olmaz, pek çok insan eti sevdiği için yediğini söyler. Bir insanın başka bir canlının bedenini yemekten zevk alması fikri beni adeta kendimden tiksindirdi, başka bir canlıyı yemenin ve onu yemekten zevk almanın sapkınca ve hastalıklı olduğunu düşündüm, bunun yamyamlıktan hiçbir farkı yoktu.

Kafamda dolaşan bu düşüncelere makul cevaplar bulmaya çalışırken bir kurban bayramı daha geldi. 1990 yılının sıcak bir bayram gününde dedemin köydeki evinin bahçesinde oturuyorduk. Bir an gözüm karşı bahçedeki, siyah beyaz renkli, kocaman zeytin gözleriyle etrafına bakan, bir yandan da kendi halinde otlayan ineğe takıldı. Onun da benim gibi nefes aldığını, benim gibi gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini düşünürken hayvanın bedeninin 15-20 dakika içinde paramparça edilişini gördüm. Kafası kesilip bedeninden ayrıldı, ayaklarından bir ağacın dalına asıldı ve derisi yüzüldü, iç organları çıkarıldı, ayakları kesildi. Biraz önce kanlı canlı karşımda dikilen hayvan şimdi yoktu. Bir başkası da bir baltayla kafasını parçalıyor, dilini kesiyor, açılmış birkaç ayrı çukurun içine de hayvanın ayaklarını, iç organlarını, işkembesini vs. gömüyordu. Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki önüme bir tabak uzandı, tabağın içinde pilav ve üzerinde de biraz önce ‘tanrıya kurban edilen’ ineğin eti vardı. İşte o an insanlığımdan utandım ve kararımı verdim; bir daha asla hayvanları yemeyecektim!

Saniyeler içinde verdiğim ve uygulamaktan hiç vazgeçmediğim kararım tabi aile içinde küçük çaplı bir şok yarattı. Et yemeden hayatta kalamayacağımdan endişelenen annem hasta olduğumu düşünüyor, azıcık ateşim çıksa doktora götürüp et yemediğimi söylüyor, yemeklere gizlice kıyma koyup fark ettiğimde de soğan diyerek bana bir şekilde et yedirmeye çalışıyordu. Aile üyeleri hep bir ağızdan çocukluktan itibaren gördüğüm kurban manzaralarından dolayı böyle olduğunu, izlememe izin vermeselerdi hala et yiyor olacağımı söylüyordu. Evet haklılardı, eğer görmemiş olsaydım belki de hiçbir zaman yediğimi dolayısıyla da kendimi sorgulamayacak, yediğim etin aslında başka bir bedene ait olduğu gerçeğiyle yüzleşmeyecektim. O yüzden tam tersini düşünüyor ve iyi ki izlemişim, görmüşüm diyorum. Bu görüntüler, tabağımdaki et parçasının, boynunu okşadığımda kafasını öne doğru uzatıp, sevgimden hoşnut olduğunu belli eden, fakat koşulsuz bir şekilde bana teslim ettiği boğazı hunharca kesilen ineğe, içtiğim sütün sarıkızın yavrusuna, alnıma sürülen kanın kesildikten sonra postu evin girişine halı olan koyuna ve her gün mezbahalarda tabaklarımıza bir parça et olmak için öldürülen onlar gibi yüzlerce, binlerce, milyonlarcasına ait olduğunu fark etmemi sağladı. Şahit olduğum bu sahneler, hayatımın bundan sonraki hiçbir döneminde her gün işlenen bu cinayetlerin ortağı olmadan, bu ölümlerden sorumlu olmanın ağır yükünü içimde taşımadan insanca, etik bir hayat sürdürmenin kararını vermemi sağladı.

Her yıl kurban bayramı geldiğinde haberlerde, gazetelerde hep hayvanların nasıl acı çektirilerek, hunharca öldürüldükleri gösterilir, kan gölüne çevrilmiş ortamlar vs. üzerine haberler yapılır ve pek çok insan da bu görüntülere isyan eder. Hayvanları bir geleneğe kurban etmenin etiği tartışılacağına, onları mundar etmeden kesmenin yolları tartışılır. Ben bu isyanların ve haberlerin daha çok ülkenin dışarıya (batıya) karşı itibarının bozulması korkusundan yapıldığını düşünürüm. Gelişmiş, çağdaş, modern vs. bir ülke olduğumuzu düşünenler, bizi batıya karşı birer cani, vahşi, geri kalmış bir ülke gibi gösteren bu görüntülerden rahatsız olur. Fakat kurban bayramlarındaki bu ‘istenmeyen’ görüntülere karşı çıkan insanlar, Kanada’nın fok katliamı, Japonya’nın yunus ve balina katliamı, Amerika’nın şükran günü, İspanya’nın boğa güreşi gibi ‘gelenek’ adı altında işlenen diğer katliamlardan hiçbir farkı olmayan bu insanlık suçunu, sadece ‘et yemeyen’ bir hayvan hakları savunucusu batılının kınamaya hakkı olduğunu, hayvanların her gün mezbahalarda pek de farklı olmayan yöntemlerle kesildiklerini hiç hesaba katmazlar.

Kurban manzaralarını görmeye katlanamayan fakat tabağındaki etin nereden ve nasıl geldiğini asla sorgulamayanlar, aslında her gün bu cinayetlere ortak olduklarının, bir türlü dizginleyemedikleri hayvanları yeme güdüleri yüzünden, kısacık yaşamlarını her gün tavuk çiftliklerinde, fabrika çiftliklerinde, mandıralarda, insanların sofralarına, haftasonu mangal eğlencelerine ‘yiyecek’ olmak için bir insanın birkaç saniye bile katlanamayacağı koşullarda zorla yaşatılarak geçiren, mezbahalarda her gün bedenleri paramparça edilen ve kendilerine yapılan bütün zalimliklerin ‘farkında’ olan bu hayvanlara yaşatılan acıların ‘ana nedeni’ olduklarının bilincindeler mi acaba?

Bu kadar vahşet, katliam ve kan manzaralarıyla iç içe büyümüş insanların yaşadığı bir ülkede, bu sahnelere şahit olma şansı bizden çok daha az olan gelişmiş toplumlara kıyasla tabağını bu kadar az sorgulayan, hayvan hakları bilinci bu kadar geri kalmış bir toplum olmamız da beni her zaman düşündürmüştür.

Vejeteryan olmadan önce eti ne kadar çok seviyorduysam, vejeteryan olduktan sonra da peynir, yumurta vs. yemeyi o kadar çok seviyordum, veganlığı ise ‘biraz aşırı’ buluyordum. Bu kadar katı bir yaşam biçimini asla uygulayamam gibi geliyordu. Fakat hayvan hakları konusunda okuduğum kitaplar, makaleler, izlediğim videolar nasıl bir yanlışın içinde olduğumu anlamamı sağladı. Yediğim hayvansal ürünlerin, giydiğim kıyafetlerin onları öldürmediğini düşündüğümden cinayetlere ortak olmadığımı sanıyordum. Oysa bu endüstride kullanılan her hayvanın yaşamı eninde sonunda mezbahada sona eriyordu, korkunç sona yaklaşana kadar ise tek suçları insanların onların bedenini yemekten zevk alması olan bu masum canlılar korkunç koşullarda, insanlık dışı muamelelere maruz kalıyorlardı. Zalim et endüstrisine ve bu endüstrinin en az onun kadar zalim diğer yan endüstrilerine destek olduğumu öğrenmek artık her yönüyle yaşam hakkını savunan yeni bir tercih yapmanın zamanının geldiğini gösteriyordu. Vegan olmak sadece yeme-içme kültüründen ibaret bir seçim veya aşırılık değil, aksine insanın kendine, dünyaya bakış açısını farklılaştıran bir yaşam biçimi, insanın birey olarak hayattaki duruşunu belirleyen etik bir tavırdı.

Bugün, bu yüzyılda bir hayvanı öldürmek için harcanan para ve mesai daha yaşanabilir bir dünya için mücadele eden örgütlenmelere harcansa daha yapıcı ve daha kutsal bir görev yerine getirilmiş olmaz mı? Örneğin bir çocuğun okumasına destek vermek, onun hayatında bir fark yaratabilmek, bir canlının yaşam hakkını elinden almaktan daha az önemli, daha az kutsal, daha az insani midir?

‘Dini’ olmasından dolayı pek çok kişi tarafından bir katliam olarak değil, bir vazife gibi algılanan ve bu yüzden de kolay kolay yok olacağa benzemeyen, adına bayram dediğimiz bu ilkel ritüelin 20 yıl önce beni değiştirdiği gibi başka pek çok insanın hayatını ve dünyayı algılayışını değiştirdiğini, değiştireceğini düşünüyor ve umut ediyorum. Herkese –kurbansız- iyi bayramlar…

Yasemin Yıldız Avdan

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s